|
Bu bölümde 2001 yılından bu yana yazdığım; Beyninle Seviş (me)kitabımda yayımlanmayan yazıları bulacaksınız. İmla kuralları ve dizaynda karşılaşacağınız hatalar teknik nedenlerden oluşmaktadır.Bu nedenle anlayışınızdan dolayı teşekkür ederim.
Yaşar Gürsoy
Serseri Ruh, zararsız mikrop
Sarı değil, beyaz, loş bir ışığın altında, sevgili bir arkadaşımın damında bir gün şunu düşünmüştüm.
"Keşke grip aşısı olsaydım..." Virüs ama yararlı. Ve sonra yine düşündüm bir önceki düşündüğümden sonra...
"Keşke karanlık tadında, sakin, dingin ve göz kamaştıran bir aydınlık olsam..."
Biraz daha düşündüm:
"Kahkaha şenliğinde bir ağlama olsaydım."
Biraz daha zorladım kendimi ve
"Bir mahşer günü seni arıyorum." diyen bir şiirin ilk dörtlüğü...
O kadar çok şey geçti ki aklımdan...
Üzerime gelenleri daha çok seviyorum. Onlar ve yaşattıkları daha bir iyi oluyor. Acılı, sancılı, ekşi ama şeker tadında bir mikrop olmalı!Ama zararsız bir mikrop.
Gerekirse özlemlere ihanet, düşlere kızgın, sevdalara deli yürek yelken açan bir mikrop. Zararsız mikrop olmalı...
Üç gündür üşüttüğüm için göğsüm daralıyordu. Tüm bu kötü gidişatı görünce daha bir huzursuz oldum. Bir ara öleceğimi bile düşünüp, ölümden korkmadığımı bile geçirdim aklımdan.
Kaçıp başka diyarlara gitmek istedim. Kafam iyice karışık ve bulanık oldu. Sıcak hava, nem, gürültü, patırdı, riyakarlıklar, belirsizlikler de cabası.
Kim, neyi, hangi amaç uğruna yapıyor, neyi kurtarma çabasında belli değil.
Bu aralar "serseri bir ruhum" var. Yalnızlığımı paylaşanları, sorunlarıma ortak olunmaları istemiyorum. Rahatsız oluyorum. Sorunumun ne olduğunu biliyorum ve en yakınımdakilerden bile kaçar oldum. 30 yaş sendromu bilimsel adı...
Bir kadının erken menopoza girmesi gibi bir şey. Yakın olan hiçbir şeyi istemiyorum.
Budist bir rahip değilim ama bu aralar kendimi sınıyor, zihnimi arındırmaya çalışıyorum.
Bu yaşıma gelene kadar yaşadıklarımı bir kantarın üzerine koydum tarttım ve şimdi elekten geçiriyorum.
Kimi, kimleri ne kadar sevindirmiş, ne kadar üzmüşüm, hangi hataları yapmışım, değer verdiğim kişilere kendimi anlata bilmiş miyim, anlaşılamamış mıyım?..
Ve daha onlarca fikir çatışması. Çözülme, bölünme...
Yalnız kalmam gerektiğini, sorunlarıma hiç kimsenin müdahale etmemesi gerektiğini düşünüyorum.
Bunu, şunun için yapıyorum:
İnsanın ilk kez karşılaştığı olağanüstü durumlarında destek almaması gerekiyor. Doğru ya da yanlış. Buna inanıyorum.
Eğer destek alırsa o olağanüstü durumla bir kez daha karşılaşıldığında destek gördüğünüz kişi yanınızda olmayabilir. Bir kez daha 30 yaş sendromu yaşamam belki ama, aynı sorunlarla karşılaşabilirim.
Yalnız, duru, sade, dingin bir kafa ile yol almalıyım. Süzülen bir yelken, çözülmeye çalışılan bir yün yumağı görünümündeyim...
İlk kez çoğul düşünmüyorum. Çünkü olağanüstü bir durum ve herkesin yaşamı kendine...
Birkaç satır önce yazdıklarım herkesin düşüncesine göre değişebilir.
Benim seçtiğim yol, sıkı, zor, bir çoklarına göre tehlikeli. Sadece, "Sakın denemeyin!" diyebilirim.
Güzel bir yanı da var tabii bunları yaşamanın. Arınmak, sağlam olup olmadığını görebilmek için bulunmaz bir fırsat.
Zevkini tadarak yaşadığım içki mekanım o gün ilk kez karanlık ve insanlar mum ışığında oturmak zorunda. Serseri ruhum bedenimden sıyrılmış yukarıda bana bakıyor.
"Anımsa, tart ve yaz!" diyor. Öyle de yapıyorum...
Sekiz yaşımdan itibaren şehrin göbeğinde, beş yıl elektriksiz ve susuz olan bir apartman dairesinde oturmuş, yaşım 13 olunca böbrek rahatsızlığından hastanelik oldum. Her gün su taşımaktan iflahım kesilmişti. "Üşütmüşsün" dediler beyaz önlüklü adamlar.
O yıllar bana çok şeyi öğretmişti. Şimdilerde hafızamda, "en güzel anlarım" olarak kaldığını görüyorum o yılların.
İnatçı biri oluşum, karda kışta soğukta ayazda su taşıyıp, derslerimi mum ışığında yapmamdan kaynaklanmıştır belki.
O zamanda kendi işimi kendim yapmayı ve kimseden yardım istememeyi öğretmeye çalıştım kendime. 16 yaşımda gazetecilik mesleğine yine kendi haylazlığım ve çabalarımla girişim gibi... Yardım istemeyi sevmiyorum...Yardım etmeyi ise çok fazla benimsiyorum.
Bulunduğum ışıksız mekanda, mum ışığının altında da otururken aklıma o günler geldi yine.
Bir ara, "İnşallah elektrikler hemen gelir" diye geçirdim içimden.
Sonrada, daha önce tadına varmadığım garip bir korku belirdi beynimde.
Oysa karanlıktan hiç korkmazdım, "şimdi korkuyorum" galiba diye düşündüm.
30 yaş sonrası riskler artarmış. Riski en aza indirgemem şart oldu galiba. Keyif aldığım en güzel yönüm, kendimle konuşabilip, alay edebilmem... Yine öyle yapmalıyım. Karanlığın benden korkması lazım. Işığı bulmak benim elimde...
Küçükken bazı tekerlemeler vardı ya hani?..
"Yağmur yağıyor, seller akıyor, Arap kızı camdan bakıyor..."diye...
Kimdi o Arap kızı, bir türlü tanıyamadık. Oysa çok aramıştık(!)
Bir komşumuzun kızı vardı diğer aile bireylerinden çok daha fazla esmer idi ve biz yağmur yağdığında onun camının önünde söylerdik bu tekerlemeyi.
Cama çıkmasını çok bekledik ama hiç çıkmadı. Kızın üzülüp üzülmeyeceğini hiç düşünmezdik. Serseri çocuklardık...
Özgür, kuralsız, haylaz ve sımsıcak veletlerden...
Belkide kendimi yakaladım?..
Ancak, "bu son olabilir..." diye de aklımdan geçiriyorum. Bunun için doya-doya yaşamalıyım bu anlarımı.
Bir aralar şöyle bir yazı bırakmışım bir kağıdın üzerine, doğum günümden bir kaç gün önce.
"...kapıdan sen geleceksin gibi geliyor bazen.
Kimsin çözemiyorum.
Yanıtı olmayan çoklu denklem gibisin.
Nedir, gelecek olan?
Ne?
Kim?
Nasıl gelecek?
Nereye gideceğiz?
Kaç kişiyiz?
Duyguları körelten biri mi gelen?
Yoksa; deli yürekli alev-alev edecek bir şeyler mi taşıyor yanında?.."
Neyi, ne için, kim için yaşıyoruz. Yaşayış nedenimizi biliyor muyuz? Garip...
Müdahale yok, kısıtlama yok, aşk yok, sevgi ve saygı var. Yalnız ve kimseyi rahatsız etmeden yaşamak var. Gönül kapısını aralık bırakıp, duygularını zincire vurmadan...
Yaşar Gürsoy
2001
Pub Avni-Harbiye
|